Türklerin vefasızlığı ve Kürtlerin kabaran öfkesi !!!

18.09.2022, Paz - 20:22

Türklerin vefasızlığı ve Kürtlerin kabaran öfkesi !!!
Haberi Paylaş

“Vefâ ve fedarlık, insan yaşamında hayati derecede önemli olup, temel anlamıyla bir kimsenin her türlü söz ve eyleminde sadâkati esas alarak hareket etmesidir. Bu kapsamda sözünde durmak, ahdine ve akdine sadâkat göstermek, emanete riayet etmek, bir işi tam ve kusursuz yerine getirme kararlılığına sahip olmak ve bunun karşılığını da karşısındaki ilgililerden aynısını, hatta daha fazlasını beklemekvefa kapsamına girmektedir.”

Bu yazımızda, Kemalist Türk devletinin Kürtlere karşı sergilediği ve ihanete varan vefasızlığını tarihi belgeler ışığında ve somut olgularla kendi ailemin geçmişinde ve tarihinden (adeta kan donduracak) tarihi olayların anlatımıyla anlatmak istiyorum ve anlatacağım İnşallah.

“Bohtan bölgesinde Nakşibendi tarikatına mensup olan Dêrşevî (Munis) ailesinin bölgede Nakşibendiliğin yayılmasına paralel olarak, bölgenin (tasavvufun sevimli yüzü ileİslam’ı sevdirerek) Müslümanlaşma sürecine olan katkıları tartışılmaz bir gerçektir.

Kaynak: ( Mesut Tutar Şırnak Üniversitesi ilahiyat fakültesi 2014 lisans Tezinden.)

200 yıldan beri Nakşibendi Tarikatının şemsiyesi altında, dini ve sosyal bazda Bohtan Bölgesinin öncüleri olan müstesna ve değerliüç aile, tarihi gelenek ve toplumsa literatüre şu

İsimlerle anılmaktadırlar: 

Şeyh Hüseynê Basretî ailesi, Şeyh Reşîdê Dêrşewi ailesi ve Şeyh Ömerê Zenganî ailesi

Botan (ki Van’ın Bahçe Saray ilçesinden başlayıp Suriye’nin El-Cezire –Kamişli bölgesi ile Irak’ın Şengal bölgesini de içerisine alan) bölgesinin manevi mimarları olarak bilinmekte olan (Oran ailesi-Şeyh Hüseyin Basreti, Seyda ailesi- Şeyh Seyda El Cezeri ve Munis ailesi- Şeyh Reşid El Derşevi ) olarak bilinmektedir.Bu üç aile de 200 yıla yakındır birlikte Botan mıntıkasının manevi mimarlığını yaptıkları gibi, sosyal yaşam bazda da gönüllülük kabulle dayalı bölgenin öncülüğünü de üstlenmişlerdir. Zamanla bu gönüllülük kabul, öyle bir seviye gelmiş ki, her hangi bir konuda halka: “Eğer onlar söylüyorsa doğrudur” dedirtebilinmiştir.

Tarikat ve ilim geçişgenlikleri olduğu gibi, evlilik ve sosyal bazda da ileri derecede aile geçişgenlikleri de olmuştur. Yeri gelmişken aynı evi paylaştıkları olduğu gibi, aynı kazanda ki yemekleri de paylaşmışlar. Hem kendi aralarında hem de bölge insanları arasında sevgi ve saygıya dayalı aynı dayanışmaları halen de eksiksiz devam etmektedir.

Bu kısa geçiş ve tanıtımdan sonra esas konumuza gelelim:

Birinci Dünya Savaşı sebebiyle İslam Ümmet’nin toprakları İngilizlerin istilasına ve Fransızların işgaline maruz kalmıştır. Bohtan bölgesinin adeta başkenti olan Cizre merkezinde bulunan, fakat Bohtan bölgesinin büyük bir bölgesinde saygınlığını sürdüren Şeyh Muhammed Nuri Dêrşevî–MUNİS (k.s.) Hazretlerinin bulunduğu mıntıkanın–bölgenin çevresi, ya tamamen batılı devletlerin işgal edilmesi ya da kuşatılması sebebiyle bölge büyük bir siyasi sıkıntı içindeydi. İngilizler, Güneydoğu bölge uzantısında Cizre’ye birkaç kilometreye yakın bir mesafeye kadar işgal etmişlerdi. İşgal ettikleri yerlere yapay bir Irak devleti kurmaya çalışırlarken; Fransızlarda boş durmayarak bölgenin Güneybatısını işgal etmek suretiyle yapay bir Suriye devleti ikame etme çabası içine girmişlerdi. Nihayet Cizre’nin güney tarafına en yakın köy olan “Ayindiver’e” kadar gelmişler. Ayindiver, Cizre’ye bir mahalle mesafesinde olup, tepeden Cizre’ye bakan hâkim bir konumdadır. İşgali daha fazla ilerletme amacıyla Fransızlar buraya kadar gelerek, bir karargâh kurmuşlardı. Bölgede tek bir Türk askerinin bulunmamasına beraber, İmkânsızlıklar içinde bocalayan halk, çaresizlikler içinde devletsiz, askersiz ve sahipsiz ne yapacağını bilemiyordu. Böyle sıkıntılı bir dönem içinde Şeyh Muhammed Nuri Munis (k.s) Hazretleri, devletsizlik otoritesizliğin meydana çıkardığı boşluğu doldurarak halkın sosyal, ruhi ve manevi inançlarını geliştirerek onları moral olarak işgalcilere karşı koyacak bir seviyede tutmak ile meşguldü. Çünkü Ortadoğu’da İslam’ın tek vatan ve tek ümmet bilincinin kaybolup İşgalcilerin kendi kontrollerinde yapay devletçikler kurmak ve Müslüman halkı dinlerine karşı yabancılaştırma problemi gittikçe büyük bir tehlike arz ediyordu. Bu işgalciler Bazılarına hak ettiğinden fazla, bazılarına–kendilerince–hak ettiğinden az toprak vererek uydu devletler kurmak istiyorlardı. Bazılarına ise ecdadı, sadece i’la-i kelimetullah için (Allah’ın kelimesini yüceltmek uğruna) İslam’a hizmet edip, hilafet müessesine ve dolaysıyla da Ümmetin birlikteliğine ihanet etmedikleri için yaşadıkları toprakları vermeyerek cezalandırarak Ümmet ve vahdet bilincini öldürerek Müslümanları zayıflatma projesini gerçekleştireceklerine inanıyorlardı.

Batı Güçleri, ileride bir fitne ve fesat unsuru olsun diye –kötü amaçlı olarak– Kürt– Kürdistan toprakları başka kavim ve milletlere peşkeş çektirilerek, harita üzerinde cetvellerle çizer gibi aralarına suni hudutlar yaparak, bir birbirlerinden ayırıp, kendi kontrollerindeki unsurlara paylaştırma amacındaydılar.

Kürtlerin iflah olmaz düşmanı İngilizler, Kudüs'ün Fethi Selahaddin’i Kurd’i–Eyyubi'ye karşı Haçlı savaşında aldıkları ağır yenilgiden dolayı ona karşı doydukları kinlerinin intikamını, bu sefer galip devletler olarak onun torunları olan Kürtleri dört parçaya bölerek kendi elleri ile kurdukları Kemalist Türk, Suriye, Irak ve İran devletleri arasında böldürerek, bölgenin kaderi ile oynamak istiyorlardı.

Şeyh Muhammed Nuri Dêrşevî (MUNİS) (k.s) Hazretleri, üstün bilgi birikim ve feraseti ile bütün bunların farkındaydı. Onun için Cizre ve çevresinde, devletsizlik otoritesini millete hissettirmeden, irşat ve ıslah çalışmalarını daha da hız vererek, halkı gelecek tehlikelere karışı hazır tutuyordu. İşgalciler de Cizre’ye göz dikerek her gün onu nasıl işgal edebileceklerinin planını yapıyordu. Kendilerine karşı koyacak bir devlet gücün olmadığını düşünen işgalci Fransızlar, kendilerinden sadece bir km uzaklıkta olan Cizre’yi kuşatmak için bir heyetle beraber yeni kuracakları sınır için tel örgülerde yollamışlardır.

Heyet Cizre’ye geldiğinde Cizre halkı onları ( o zaman en büyük otoriter ve nüfus sahibi olan ) Şeyh Muhammed Nuri (MUNİS) Hazretleri‘ne yönlendirir.

Heyet Şeyhe geldiklerinde, isteklerini iletirler. “Savaşsız teslim olmadıkları takdirde, askeri yöntemle Cizre’yi işgal edeceklerini” Şeyh Muhammed Nuri (MUNİS) Hazretlerine aktarırlar. Şeyh de “bu işgale karşı koyacaklarını asla teslim olmayacaklarını kararlı bir şekilde onlara bildirir.” Heyet Cizre’den ayrıldıktan sonra, Şeyh Hazretleri, Yeğeni Şeyh Yahya (MUNİS)’yı çağırıp, Fransa işgaline karşı koymak için kendisinden, halkı toplayıp örgütlemesi ister. Şeyh Yahya da bir heyetle halkı bilgilendirip örgütlemek için BOHTAN mıntıkayı gezer. O zamanın nüfusuna göre 59 bin kişi gönüllü olarak savaşmak ismini yazdırır.([i])  Halk toplandıktan sonra, Şey Muhammed Nuri Hazretleri milis kuvvetini örgütleyip başına geçer. Hudutta çapraz tüfekle oturup nöbet tutarlar. Ancak tek silahları, canları ve bir de bazı aşiretler efradının elinde bulunan birkaç tane “tıfekâ kırmancî” yani ilkel kırmanci tüfeği idi.

Şeyh Muhammed Nuri yê Dêrşevî (MUNİS) (k.s.)’nin emri altında savaşabilecek herkes ya bir hançer edinerek ya da bir sopa yaparak, Cizre işgaline karşı hazır duruma gelmişlerdi.

Fransızlar, halkın yediden yetmişe silahlanıp ölümü göze aldıklarını görünce saldırma fikrinden vazgeçerler. Böylelikle Cumhuriyet kurulduktan sonra CİZRE ve BOHTAN bölgesi Türkiye’nin sınırları içinde kalmıştır.

Bu güzel teşkilatlanmayı duyan Mustafa Kemal, daha sonra Diyarbakır Kolordu yolu ile Şeyh Muhammed Nuri’ye bir beraatla beraber gömüş işlemeli bir aba ile takdir ve hürmetlerini içeren bir mektup yollamıştır. Alındı belgesinde şöyle yazar:

Hükümetin hediyesi olan bir adet Maşlah ve beratı, altıncı Alay yaveri Mülazımı evvel Zekai Efendi’den aldım. 7 Kanun-ı evvel 1336 ( 1920)”([ii])Bu aba ve berat yazısı şu anda da Şeyh’in torunu olan Şeyh Muhammed Sabih Munis’te bulunmaktadır.

Peki, bu olay ve diyalogdan sonra nemi oldu? Bu olaydan 6 yıl sonra, Mustafa Kemal perde arkasında İngilizler adına Anadolu’yu İslamsızlaştırmak ve Kürtsüzleştirmek için İngilizlerle anlaşmış, Kemalist Türk devleti, bu antlaşma açığa çıktığında Bohtan bölgesin manevi mimarları olan; Oran ailesi-Şeyh Hüseyin Basreti, Seyda ailesi- Şeyh Seyda El Cezeri ve Munis ailesi- Şeyh Reşid El Derşevi karşı büyük bir direniş göstereceğini varsayarak Kemalist hükümet tarafından, bu üç ailenin ( Oran- Munis ve Seyda ) fermanı çıkarılır. Bu ferman öyle gaddar ve şiddetlidir ki; çoluk-çocuk tüm aile fertleri Gabar dağı üzerinden Irak ve Suriye’ye kaçmaya çalışırken Kemalist Türk devletinin askerlerde onları yakalama peşinde idiler. O esnada çocuklarda anaların kucağındalar. Bu esnada bu çocuklardan ikisi ağlama krizine giriyorlar. Tüm uğraşlara rağmen bu çocuklar susturulamıyorlar. Tüm aileyi ele geçirecek korkusuyla güzelce bağlayıp göğüslerine birer atında takarak (belki gören olup da bu altınların hatırı için onları sahiplenip evlerine götürürle umuduyla) bir mağaraya bırakıyorlar. Ve Dicle nehri üzerinden Irak’a geçiyor. Tabii ki gündüz olunca çobanlar bunları görüp sahipleniyorlar. Bu çocuklardan biri de benim öz be öz teyzemdi. Bu hikaye çok uzun yazıyı uzatmamak için  kısa geçiyorum.      

 Oran, Munis ve Seyda canlarını kurtarmak için tüm aile fertleriyle beraber ( İngiliz ve Fransa işgalin de bulunan ) Irak ve Suriye’ye sığınmak mecburiyetin de kalırlar.

Şurada öfkeyle bir parantez açmak istiyorum:

1. Dünya savaşında Bohtan mıntıkası haricinde Türkiye’nin çoğu işgal altında olduğu gibi Irak İngilizlerin, Suriye Fransızların işgalinde idi. İngilizler Bohtan bölgesinin güneydoğusundan, Fransızlarda Güneyden O zaman Bohtan bölgesinin başkenti sayılan Cizre’yi egemenliğinde bulunan Suriye’ye katmak için saldırı kararını alıyor.

Bölgede tek Türk askeri yok. Yukarıda belirttiğimiz gibi Şeyh Muhammed Nuri (Munis), yeğenleri ile beraber Fransız işgaline karşı kuymak için bir direniş komitesi oluşturuyor. Bu direniş komitesi Şeyhin yeğeni olan Şeyh Yahya MUNİS başkanlığında Cizre de bulunan ve şuanda da ayni isim ile anılan Şeyh Muhammmed Nuri camisinde karargâh kurup bu karargâhta Bohtan mıntıkasındaki halkı Fransız işgaline karşı örgütlüyorlar. Bu örgütleme ile tam 59 bin Kürt insanı, hudutta bir insan Seddi oluşturarak Fransızların işgaline karşı koymak için bekliyorlar. Bu topluca direniş neticesinde Cizre ile beraber tüm bölge işgal olmaktan kurtuluyor.

Bu muhteşem örgütleme ve mücadele nedeni ile (yukarıda belgeleri ile belirttiğimiz gibi) Şeyh Muhammed Nuri, Mustafa Kemal tarafından takdirname ve çeşitli hediyelerle ödüllendiriyor.

Fakat Ayni Mustafa kemal, (Kemalist) Türk devletini kurmuş, artık kendini güçlü hissedip artık Şeyhin destek ve yardımına ihtiyaç doymadıktan sonra ve İngiliz ve Fransa gibi bir güce karşı koyan böyle bir güç, İngilizlerin adına “Allah ile savaşarak Anadolu’yu İslamsızlaştırma ve Kürtsüzleştirme” projemizi hayata geçireceğimiz de, bir gün gelir bana da karşı koyabilir endişesiyle, en iyisi onlar farkına varmadan onları ortadan kaldırayım deyip, 1926 yılında ayni Şeyhin tüm ailesi için ölüm fermanını çıkarıyor. Bu şeyh aileler birkaç yıl önce uğrunda savaştığı vatanını terk etmek mecburiyetinde kalıp, kurtuluş savaşı esnasında kendileri ile savaştığı İngiliz ve Fransızlara sığınmak mecburiyetinde kalıyor.

Kemalistler Bununla kalmıyor. Şeyh Muhammed Nuri’nin direniş için kurduğu komitenin Fransızlarla savaşmak için karargâh olarak kullandığı Şeyh Muhammed Nuri camisini, Şeyhlerin ve tüm aile fertlerinin fermanından sonra askerlerin atları için depo ve ahır yapıyor. Türkler ise, Mustafa Kemal’in kuracak Türk devletine karşılık tüm bu olup bitenlere karşı kayda değer hiçbir itiraz etmeyerek, tüm bunları yapanı ise kendilerine ATA yaparak ödüllendiriyorlar.

Burada ister dindar olsun ister olmasın, vicdan sahibi tüm Türklere seslenmek istiyorum: Bu vicdansızlığı, bu vefasızlığı ve hatta bu ihaneti içinize sindirebiliyor musunuz?

Burada vicdanlı her Türk insanının benliğinde silemeyecek bir eda ile bunun muhakemesini yapmaya davet ediyorum. Ve Kemalistlerin İngiliz taşeronlukları gereği “sözde kurtuluş adına” bu millete neler yaptığının muhakemesini yapmaya davet ediyoruz.

“Siz Türkler Anadolu’ya geleli bin yıl bile olmadı. Oysa biz Kürtler on iki bin yıldan beri buradayız. Siz geldiğinizde bizim atalarımız sizin atalarınızı misafirperverlikle karşıladılar. Anadolu’yu yurt edinmenizde bizim atlarımızın büyük katkısı var. Biz sizinle İtalyanlara, İngilizlere, Fransızlara, Ruslara Araplara ve hatta Yunanlılara karşı birlikte savaştık. I. Dünya Savaşı’nda bütün dünya Osmanlıya karşı savaşırken sadece Kürtler yanınızdaydı. Zamanın Türkiye Başbakanı Tansu Çiller’in bir konuşmasında söylediğine göre, yalnızca Çanakkale’de biz Kürtler yüz yirmi bin şehit verdik. Yukarıda anlattığım gibi, birinci dünya savaşında dedem Şeyh Muhammed Nuri–Munis’in mücadelesini ve ailenin uğradığı ihaneti anlattık. Şimdi siz, sizi arkadan vuran Arapları bile yollarına kırmızı halı serip karşılıyorsunuz. Fakat “Arjantin’de de olsa Kürtlerin devlet kurmasına müsaade etmeyeceklerinizi” söylüyorsunuz öyle mi? 

Ama Kemalist devletin tüm bu baskılara, eğitim vasıtasıyla Türk halkına aşıladığı Kürt düşmanlığı ve faşizan düşüncelere rağmen, yine biz Kürtler devlet baskısından kendi memleketlerimizden göç ederken İran’a, Suriye’ye ve Irak’a göçmedik de Ankara’ya, Mersin’e, Adana’ya, İstanbul’a, İzmir’e ve Bursa’ya göçtük? Çünkü Türkler kardeşimizdir, onlara sığınalım, geçmişin hatırına bizleri bağırlarına basarlar dedik. Ama maalesef, Türkler Kemalist yönetimlerin yalanlarına inanmışlar.

Kaldı ki, bizim tek amacımız birlikte ve eşit koşullarda yaşamaktır. Yani, Türklerin Türk olarak sahip olduklarına, Kürtler de Kürt olarak sahip olsunlar. Bunu ise ancak vicdanlı Türklerle birlikte yapabiliriz. Ama biz bunu başarırsak, akan kanı ve gözyaşını durdurabiliriz.

Türkler şunu çok iyi bilmeliler ki; “Kürtler haklarını alırlarsa, Türklerin haklarında ve yaşamlarında bir eksilme olmayacağını anlamalılar ve bunu vicdanlı Türklerle beraber Türk halkına anlatmayı öncelikle başarmalıyız”. “Bütün umut iletişim kurmamızda.” Çünkü bize yapılanların bedelini Türk halkı da ağır ve acı çekerek ödüyorlr. Bizim acılarımız büyüdükçe Türklerin de acı ve yoksulluğu büyüyor.”

Ve bir düşünür “Başkasına vermeden sahip olamayacağımız tek şey özgürlüktür” diyor. Şuna adım gibi eminim; “Eğer Türk halkı ile Kürt halkı baş başa verip devletin etkisinde kalmayarak sorunlarını açık yüreklikle karşılıklı konuşabileceklerse bütün halklar dost olur.”

Ey Türkler, biz Kürtler buna hazırız ve Kürt milletinide buna hazırlamayı da taahhüt edebiliriz.

Peki ya Türkleri buna hazırlamayı kim taahhüt edebilir?

Bu taahhüdü verecek bir babayiğit çıkabilir mi acaba? Beklyoruz…!!!

İrtibat ve yorumlar için:

[email protected]


[i]- Bu defter 12 Eylül ihtilaline kadar Şeyh Muhammed Nuri’nin turunu olan Şeyh Muhammed Sabih Munis’te bulunmaktaydı. Askeri darbe korkusu ile kitaplarını sakladıkları yerde kayboldu.

[ii]- (Bütün yönleriyle Cizre kitabı. Abdullah Yaşın Dicle Kitap evi, Yücel matbaası Cizre) ve ayni zamanda anlattığımız bu bilgilerin özü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından yayınlanan, “Cumhuriyeti Kuranlar” kitabında mevcut olup, Cumhuriyeti kuranlar arasında Şeyh Muhammed Nuri Hazretlerinin ismi de zikredilmektedir.   
3 - Mesut Tutar Şırnak Üniversitesi ilahiyat fakültesi 2014 lisans Tezinden

 

Bu haber toplam: 4570 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:06:10:53
Bu gönderiye hiç yorum yapılmamış! İlk yorum yapan kişi olmak ister misin?
Nerina Azad
x